İnsan yaşlanmaya başladığını ne zaman anlıyor biliyor musunuz? Yanı başındaki eş, dost ve akrabalarını kaybetmeye başladığında!
Elbette hayatımızın her kademesinde birilerini kaybediyoruz ama, ne zaman ki; kaybettiklerimiz yakın çevremizden olmaya başlıyor, bir anda kafamız dank gediyor. Kısacası ölüm denen gerçekliğin farkına varıyoruz. En kötüsü de sıranın artık bize yaklaştığını anlıyor, o an itibariyle içimize kaçarak, yaşlanma dürtümüzü güçlendiriyoruz.
Karamsar bir giriş oldu farkındayım ama, son birkaç yıl içerisinde yakın çevremde o kadar çok can kaybettim ki; ağır aksak ilerleyen hayatımı sorgulamaya başladım. Haliyle içimdekini dışa yansıtmam lazımdı artık.
Hani hep derler ya; ‘Allah sıralı ölüm versin!’. Maalesef bu cümlenin altı bomboş. Sırası yok bunun, vakti dolan göçüyor. Keşke bilsek ne zaman terki diyar edeceğimizi bu renkli dünyadan ama, imkânsız keşkelere bir yenisini daha eklemiş olmaktan öteye gidemeyiz.
Çok güzel bir söz vardır, beğenir ve arada kullanırım: Hepimiz Ölecek Yaştayız!
Yaşamı o kadar güzel tarif ediyor ki; bu ifade. Her an kapımız çalınabilir. Fakat hiçbirimiz kendimize ölümü yakıştıramıyoruz. O kadar tempolu bir hayatımız var ki; diğer tarafı düşünecek vaktimiz yok. Özellikle büyük kentlerde yaşayan insanlar bu modda.
Sabah gözümüzü açtığımız anda başlıyor güne dair hikayemiz. Evliysek ve bir de çocuklarımız varsa, tempomuz ikiye hatta üçe katlanıyor. Okuluydu, dershanesiydi, sınavıydı derken günü kapatıyoruz zaten. Geceye ne ara kavuştuk haberimiz bile olmuyor.
Çalışıyor olmak ayrı bir muamma! Günün stresi önceki akşamdan başlıyor. Rüyanda bile ertesi günün problemlerini çözmeye başlıyorsun ki; sabaha ulaşınca, en azından elinde bir çözümün olsun ve güne +1 önde başlayabilesin. Saatler boyunca sayıklayıp duruyorsun!
İşte bu tempo bize nasıl dönüyor biliyor musunuz? Yaşanmışlık ya da daha net bir kelimeyle yaşlanmışlık olarak.
Erken yaşta fiziksel ve zihinsel çökmekle birlikte, hayattan adım adım zevk almama telaşı başlıyor. O an derin düşünceler içerisinde boğularak yaşamı sorgulamaya başlıyorsunuz. Kurduğumuz klişe cümleler birer birer dökülüyor ağzımızdan…
Üç günlük dünya! O kadar hırs boşuna işte!
Bir de bakmışsın göçüp gitmişsin!
Hayatı o kadar da ciddiye almamak lazım!
Anı yaşa, anda kal, tanıdı çıkar!
Sizce de artık hayata dair yeni cümleler kurma zamanı gelmedi mi? Müsaadenizle tam da bu noktada bir şiirimle yazımı tamamlamak istiyorum.
İçinden ne geliyorsa söyle; gelsin artık,
Hem sana hem bize feyz olsun…
Tecelli etsen de her gidişinde, ziyadesiyle;
İzindeyim, ışığı sonsuz kılan o şems gözlerinde…
Amasız, sorgusuz, suale geçit vermeden;
Lal olur sözlerim işte o an, aşk dile gelir, dilek olur sevdaya dair…