Mutluluğun anahtarı içimizde mi? İnşallah öyledir, yoksa yandık!

Son zamanlarda öyle yorulduk ki; kelimelerle anlatmamız mümkün değil. Hepimizin yüzü asık; üzgünüz, kederliyiz, çaresiziz ve mutsuzuz. Kocaman bir kara deliğin içine doğru sürüklenip gidiyoruz. Ne başı belli ne de sonu! Allah her birimizin yar ve yardımcısı olsun. Çok ama çok zor bir süreçten geçiyoruz ve bu içler acısı durumumuza çare de bulamıyoruz. Doluya koysak almıyor, boşa koysak dolmuyor. İçimizde dert olup günbegün büyüyor.

Yakın zamanda sıcacık yatağına mutlulukla giden oldu mu ya da başını yastığa huzurlu bir şekilde koyup mışıl mışıl uyuyabilen? Fazla düşünmemek için saat 21.00’e ulaşmadan yatak odasının yolunu tutan, sabahın köründe kalktığında kendine meşguliyet yaratarak düşünme eylemini aşmaya çalışan kaç kişiyiz burada? Kronik hale gelmiş mutsuzluğumuzu biraz olsun dindirmek için bin bir yol arıyoruz ama, bulamıyoruz değil mi?

Abidin Dino acaba ünlü eseri ‘Mutluluğun Resmi’ndeki o meşhur karenin içini nasıl doldururdu günümüzde ya da Nazım Hikmet’in “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” sorusuna nasıl yanıt verirdi? Kim bilir? Bizim bilmediğimiz kesin ama…

Eskiden Pollyannacılık kavramına sığınır, her olayın altında muhakkak bir mutluluk işareti arardık. Gördüğüm kadarıyla artık o da işe yaramıyor.

Misal; emeklisin ama, çalışmak zorundasın değil mi? Evet. Emeklilik hayali kurarken böyle düşünmemiştin ama! Nerede o Ege’de bir sahil kasabasına yerleşip, küçük teknende balık avlarken ki hayalin? Ne oldu ona? Yerle bir…

Ya da kiracısın mesela; ölene kadar! Hani kıyıda köşede biriktirdiğin paranla peşinatı verip, üç oradan beş buradan alacağın borçla ev alacaktın ya! Bir çatı olsun tepemde yeterli diyordun, işte ondan söz ediyorum. Ne oldu ona? Var mı bir gelişme senin cephende? Varın yoğun aldığın maaşın ve onun da yeri yurdu belli değil mi? Kira, aidat, faturalar, mutfak masrafları, çoluk çocuk derken uçtu gitti hepsi bir çırpıda. Hatta her aya ekside giriyorsun haberin yok! Kredi kartların patlamış, doldur boşalt yapıp duruyorsun sürekli. Üst üste 3 kez asgarisini ödediğin kredi kartın kullanıma kapatılmış, kara kara düşünüyorsun. E ne oldu şimdi ev alma hayalin? Yalan oldu tabi bu da?

Ben aylardır düşünüyorum bunları; ‘ne yapabilirim, nasıl oldurabilirim?’ diye ama, her defasında yanıtsız kalıyorum kendimle. O zaman diyorum ki; çözümü olmayan dertlerimizi dert edinmeyi bırakmamız lazım.

Sorunun mu var? Çözümün var mı peki? Yok. O zaman düşüncelere dalarak aklını bulandırmanın da gereği yok. Varsa çözümün uygula, yoksa sorunu en az hasarla atlatmak için tanrıya dua et!

İş yerinde mutsuz musun mesela? Alternatif yaratabiliyor musun kendine? Çalışmadan da hayatını idame edebiliyor musun ya da? İkisinden de yoksunsan o zaman dert etmene de gerek yok. Devam…

Aşk acısı mı çekiyorsun mesela? E git konuş o zaman. Konuşamıyorsan o senin sorunun. Çözüm belli: konuş ve gelecek yanıta hazırlıklı ol. Belki ‘evet’i alır uçuşa geçersin veya ‘hayır’la yüzleşir, bu sayede bakış açını değiştirirsin.

Kendini kendine dert mi ediniyorsun mesela? Bu da mümkün çünkü. Unutma ki; kendisin sen! O nedenle sensin zaten. Değiştirmeye çalışma kendini. Tıpkı karşındaki gibi kendini de olduğun haliyle kabul etmelisin. Bunu da yapamıyorsan; maalesef o da senin sorunun. Neden dersen? Hayatı sürekli çözümsüzlüklerle sınarsan, netice her defasında çetrefilli yollardan gelir, mutsuzluk hanene her daim yenilerini eklersin.

Bu netice de bizi nereye çıkarıyor, derseniz: Mutluluğun anahtarı içimizde, yani kendimizde…