Şehir hala sıcak. Hatta takvim ekimi gösterirken Adana’nın buna pek ikna olmuş bir hali yok. Ama sinema salonlarının kliması çalışıyor, kahveler hızla tüketiliyor, bir sonraki seansa yetişme telaşı sürüyor. Yani festival mevsimi bütün hızıyla devam ediyor.
33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 26 Eylül’de başladı ve 4 Ekim’e kadar sürecek. Bu yıl 23 ülkeden 154 yönetmenin 210 filmini bir araya getiren festivalin ulusal uzun metraj yarışmasında 10 film var; bunların beşi dünya prömiyerini Adana’da yapıyor.

Benim için Adana’nın güzel tarafı biraz da burada başlıyor. Festival takip etmek yalnızca arka arkaya film izlemek değil. Bir salondan çıkıp diğerine yetişmek, lobide tanıdık bir yüz görmek, hiç tanımadığınız biriyle az önce izlediğiniz film üzerine konuşmak, “Sen bunu sevdin mi?” sorusunun bazen filmin kendisi kadar uzun bir sohbete dönüşmesi…
Bu yıl ulusal seçkide beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri, farklı tür denemelerinin çoğalması. Uzun süredir taşra, yalnızlık, aile, bireyin sıkışmışlığı gibi temaların etrafında dolaşan bağımsız sinemanın, hikâye anlatma biçimini biraz olsun genişletmesi mutluluk verici. Noir’dan gerilime, korkudan teknolojiyle kurulan yeni anlatılara uzanan filmler, yerli sinemanın türlerle daha cesur bir ilişki kurmaya başladığını gösteriyor.
Karanlıkta Islık Çalanlar ve Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri de bu açıdan dikkat çekiyor. İki film farklı dünyalardan konuşsa da aile, aidiyet, yalnızlık ve kuşak çatışması gibi tanıdık meseleleri başka türlerin içinden anlatıyor. Özellikle Mutter, atmosferi ve sinematografisiyle yerli sinemada tür sineması adına heyecan verici bir alan açıyor.

Bu listeye bir de Canavar eklendi.
Tunç Şahin’in Canavarı, Altın Koza’nın ulusal yarışmasında dünya prömiyerini yapan filmlerden biri. Filmde bir imza günü için küçük bir Anadolu şehrine gelen roman yazarı Kemal Sönmez’in, yıllardır görüşmediği kuzenleri Aslı ve Derya’yı ziyaret etmesiyle başlayan hikayeyi izliyoruz. Unutulmuş bir aile yemeği, “kapama”, yeniden hazırlanıyor; yemek piştikçe ailenin geçmişi de masaya geliyor.
Tunç Şahin’in filmi, aile hikayesinin içine yerleşen bir gerilim üzerinden ilerliyor. Yıllardır görüşmeyen kuzenlerin bir aile yemeği için yeniden bir araya gelmesiyle başlayan hikâye, geçmiş açıldıkça başka bir tona bürünüyor. Masadaki yemek pişerken aile içinde yıllardır birikenler de yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Canavar’ın sevdiğim tarafı, gerilimi büyük olaylardan değil, aile içindeki suskunluklardan ve geçmişin ağırlığından üretmesi. Çok tanıdık bir ortamı giderek tekinsiz hale getiriyor.
Adana’da bu yıl karşıma çıkan filmlerde ortak bir hareket görüyorum: Yerli bağımsız sinema hâlâ yalnızlık, aile, aidiyet ve taşra gibi kendi bildiği meselelerin peşinde; ama artık aynı hikayeyi aynı biçimde anlatmak istemiyor. Bence festivalin asıl heyecan verici taraflarından biri de tam olarak bu.
Büyük ödüle artık çok az kaldı
Adana’da artık festivalin son düzlüğündeyiz. 3 Ekim Cumartesi akşamı Büyük Ödül Töreni ve Kapanış Gecesi yapılacak. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda Zuhal Olcay başkanlığındaki jüri; Şebnem Bozoklu, Salih Bademci, Erdem Tepegöz, Nilgün Öneş, Gökhan Tiryaki ve Ayça Çiftçi’den oluşuyor.
Yani önümüzde hâlâ birkaç film, birkaç tartışma ve bolca “Bu yıl kim ne yapacak?” sohbeti var.
Ben ödül tahmini yapmayacağım. Festival takip etmenin benim için daha eğlenceli tarafı, sonuç açıklanmadan önce filmler üzerine konuşabilmek. Çünkü bazen bir filmin festivalde bıraktığı iz, aldığı ödülden daha uzun ömürlü olabiliyor.
Ve Adana’dan İstanbul’a dönerken sinema mesaisi de bitmiyor.
Filmekimi kapıda
Tam bu noktada İstanbul’a döndüğümüzde bizi Filmekimi karşılayacak.
İKSV tarafından düzenlenen Filmekimi, İstanbul’da 9–18 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek. Bu yıl programda 43 film var ve Cannes, Venedik ve Toronto gibi festivallerden gelen pek çok yapım İstanbul seyircisiyle buluşacak.
Cristian Mungiu’nun Cannes’da Altın Palmiye kazanan Fjordundan Pedro Almodóvar’ın Buruk Noeline; Léa Seydoux’lu Nazik Canavardan Maika Monroe’nun başrolündeki Victorian Psychoya kadar oldukça geniş bir seçki söz konusu.

Benim Filmekimi listemde şimdiden birkaç film işaretli. Özellikle Fjord, Nazik Canavar ve Victorian Psycho merak ettiklerim arasında.
Festival sezonunun en sevdiğim tarafı da biraz bu: Birkaç hafta boyunca şehirlerin gündelik ritmi değişiyor. İnsanlar yeniden sinema salonlarının önünde buluşuyor, filmden çıkıp birbirine “Ne düşündün?” diye soruyor. Bir filmin üzerine konuşmak, bazen filmi izlemek kadar önemli hale geliyor.
Adana’da başlayan sinema mesaisi İstanbul’da devam edecek anlayacağınız.
Ama ekim yalnızca sinema demek değil.
İğneada’da Caz Maz zamanı
16–18 Ekim’de Longosphere’de gerçekleşecek Caz Maz, bu yıl müzik programının yanına biraz hareket, biraz nefes ve biraz da birlikte üretme fikrini ekliyor.
Müzik programında Dilhan Şeşen, İdil Meşe Trio, Hakan Başar Trio, Funk House Band, Maymun Collective, Doğa Bekiroğlu ve Eren Erkman var. Moda216 Showcase ise cuma ve pazar günleri Kasaba Sahne’de gerçekleşecek.
Festivalin gündüz programında ise Cumartesi ve Pazar sabahları Dome Çadırı’nda Neslihan Altuntaş ile Hatha Yoga, Strong Pilates Flow, Yin Yoga ve Feel Good Burn seansları; Derin Burnaz ile de Mitakara: Hareket Atölyesi ve Hayal Kurmak: 101 yer alıyor.
Açıkçası müzik festivallerinin artık yalnızca “akşam konseri” üzerinden düşünülmemesi hoşuma gidiyor. Bir festivalin günün tamamına yayılması, özellikle doğanın içinde gerçekleşiyorsa, deneyimi de değiştiriyor.
Kısacası İğneada’da caz, elektronik, plak, yoga, hareket ve orman aynı hafta sonuna sığacak.

Rainbow45 Records 15 Yaşında!
Bağımsız müzik tarafında ise Rainbow45 Records 15. yaşını kutlamaya hazırlanıyor.
Kadıköy’de Salih Karagöz tarafından bir plak dükkânında başlayan hikâyenin 15 yıl sonra hâlâ bağımsız müziğin içinde yeni işler üretmeye devam etmesi başlı başına güzel bir hikâye.
1. yılın albümü “Siyaha Giderken”, farklı kuşaklardan bağımsız müzisyenleri bir araya getiriyor. Yaklaşık 41 dakikalık albüm kasım ayının ilk haftasında plak ve CD olarak yayımlanacak. Lansman konseri ise 25 Kasım Çarşamba akşamı Babylon’da.

Güler Özince, Demirhan Baylan, Melisa Karakurt, Genç Osman Yavaş ve Taner Öngür gibi farklı kuşaklardan müzisyenlerin aynı albümde buluşması, bağımsız müzik sahnesinin hafızasına da küçük bir not düşüyor.
Belki de bağımsız müziğin en güzel taraflarından biri tam olarak bu: Aynı hikâyede farklı kuşakların birbirine değebilmesi.
Adana’da sinema salonlarından çıkıp İstanbul’da Filmekimi kuyruklarına gireceğiz. Ardından İğneada’da ormanın içine karışıp müzik dinleyeceğiz. Kasım geldiğinde ise plakların ve Babylon’un yolunu tutacağız.
Ekim daha yeni başladı.
Festival sezonu bitmedi; aksine şimdi iyice hızlanıyor.