Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut…

Ayvalık’a her gelişimde aynı şeyi düşünüyorum: Bazı şehirlerin festivalleri var, bazı festivaller ise zamanla şehrin kendisine dönüşüyor. Ayvalık Uluslararası Film Festivali benim için ikinci grupta.

Beş yıl önce başlayan bir festivalin bu kadar kısa sürede kendi seyircisini, ritmini, dilini ve hatta gündelik hayatını yaratması kolay değil. Azize Tan ve ekibinin beş yılda kurduğu yapı bugün yalnızca Türkiye’nin iyi film festivallerinden biri olarak değil; programlamasından konuklarına, mekan kullanımından yan etkinliklerine kadar uluslararası standartlarda bir festival olarak karşımızda duruyor.

Bu yıl da Cannes, Berlin, Venedik, Sundance gibi festivallerde dünya prömiyeri yapan pek çok film Ayvalık’ta izleyiciyle buluştu. 41 ülkeden 76 film, altı farklı mekan, söyleşiler, konserler, sergiler, partiler… Ama rakamlar Ayvalık’ı anlatmaya yetmez. Çünkü burada festival bir salondan çıkıp diğerine yetişmekten ibaret değil. Sokakta devam ediyor. Bir kahve sırasında, film çıkışında başlayan sohbette, yıllardır görmediğiniz biriyle karşılaşmanızda, Cunda’ya geçerken, gün batımında, gece dinlediğiniz o şarkıda…

Belki de Ayvalık’ın en büyük başarısı tam burada: Sinemayı hayatın içine karıştırıyor.

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut…

Almodóvar’la Açılan Kapı

Festivalin beşinci yılı Pedro Almodóvar’ın Cannes’da yarışan yeni filmi Buruk Noel’in Türkiye prömiyeriyle başladı.

Almodóvar yine kendi sinemasının koridorlarında dolaşıyor. Bir yönetmenin kendi hayatından yola çıkarak yazdığı karakterlerin giderek kendi hikayelerinin sahibi haline geldiği bir film bu.

Ama benim için açılış filminin ötesinde önemli olan başka bir şey vardı. Buruk Noel, bir hafta boyunca önümüze gelecek seçkinin nasıl bir sinema duygusuyla hazırlandığının da ilk işaretini verdi. Çünkü Ayvalık’ta programın arkasındaki küratöryel bakış daha ilk bakışta hissediliyor.

Ana akımdan belgesele, kısa filmden deneysele uzanan program yalnızca iyi filmleri bir araya getirmiyor; filmleri yan yana getirerek birbirleriyle konuşturuyor. Ben de bu yıl kendi küçük seçkimi, dünyanın farklı yerlerinde yaşanan savaşların, baskıların, göçlerin ve kayıpların izini süren filmlerden oluşturdum.

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut… - Resim : 2

Savaşların Gölgesinde Sinema

Filmler biraz da insanın dünyaya nereden baktığını gösteriyor. Aynı filmi iki yıl önce izlediğinizde başka, bugün izlediğinizde başka bir şey görebiliyorsunuz. Çünkü dünya değişiyor, siz değişiyorsunuz.

Ben bu yıl Ayvalık’ta filmlere biraz da savaşların, baskının, göçün ve yerinden edilmenin içinden baktım. Belki de bu yüzden festival boyunca birbirinden çok farklı filmler zihnimde aynı yerde buluştu.

Bir insan neden ülkesini terk etmek zorunda kalır? Savaş bittikten sonra gerçekten biter mi? Bir çocuğun hafızasında ne kadar sürer? Baskı altında yaşayan bir toplum özgürlük hayalini kaç kuşak boyunca taşıyabilir? Ve bütün bunlar olurken sanat nerede durur?

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut… - Resim : 3

Bir Tavuğun Gözünden Dünyaya Bakmak

Tavuk bu soruların belki de en beklenmedik karşılığını verdi. György Pálfi, endüstriyel bir çiftlikten kaçan bir tavuğun peşine takılarak absürt, yer yer komik ama giderek çok daha tanıdık bir dünyanın içine sokuyor bizi. Özgürlük, sınırlar, göç ve mültecilik meselesi bir tavuğun yolculuğunda karşımıza çıkıyor. Bir noktadan sonra o tavuğa değil, kendi dünyamıza bakmaya başlıyoruz.

Savaş Televizyon Ekranındaki Görüntülerden İbaret Değil

Kosovalı yönetmen Blerta Basholli, savaşın kendisini büyük görüntülerle anlatmak yerine 13 yaşındaki Dua’nın dünyasından bakıyor. Ve savaşın aslında cephede bitmediğini hatırlatıyor bize. Bir çocuğun yıllar sonra hâlâ taşıdığı korkuda, eksiklikte, hafızada devam ediyor.

Savaş dediğimiz şey televizyon ekranındaki görüntülerden ibaret değil çünkü. Bir çocuğun yıllar sonra hala taşıdığı bir ses, bir korku, bir eksiklik de savaşın kendisi.

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut… - Resim : 4

Dünya Meselelerine İçerden Bakış: Süt Çiftliği

Bu duygu Elif Eda’nın Süt Çiftliği’nde de hemen hissediliyor. Filmde bir yanda anne ve babasını bir kazada kaybetmiş bir kız çocuğu, diğer yanda ailesini Filistin’deki savaşta kaybetmiş küçük bir çocuk var. İki farklı kayıp, iki farklı coğrafya ama aynı çocukluk kırılması…

Belki de filmleri birbirine bağlayan şey tam olarak buydu: Dünyanın neresinde olursak olalım, savaşın ve kaybın en ağır yükünü çoğu zaman çocuklar taşıyor.

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut… - Resim : 5

Her Şeye Rağmen Umuda Tutunmak

Pegah Ahangarani’nin Devrim Provaları festivalden benimle birlikte eve dönen filmlerden biri oldu.

Ahangarani İran’ın yakın tarihine büyük tarih kitaplarından değil, kendi hayatından ve hafızasından bakıyor. 1979 Devrimi’nden bugüne uzanan hikâyeyi hayatındaki beş kişi üzerinden takip ediyor. Ama film bir noktadan sonra yalnızca İran’ın hikâyesi olmaktan çıkıyor. Baskının, özgürlük arzusunun ve değişmeyen bir umudun hikâyesine dönüşüyor.

Film bittiğinde yönetmen Pegah’a sarılmak istedim. Sadece “Geçecek” demek. Bir gün bitecek. Ve belki bir gün küçük kızıyla özgürce Tahran sokaklarında yürüyebilecek.

Çünkü Devrim Provaları bana en çok şunu düşündürdü: Defalarca yenilmiş gibi görünen bir umut insanın içinde yaşamaya devam ediyorsa, bir gün o bahar gelecektir.

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut… - Resim : 6

Sanatçının Sorumluluğu Nerede Başlar?

Dünyanın bugün geldiği noktada sinemayı yalnızca estetik bir mesele olarak izlemek giderek zorlaşıyor. Savaşlar, göçler, sınırlar, baskılar… Gazze, İran, Ukrayna… Her gün başka bir görüntünün önümüzden akıp gittiği, birkaç dakika sonra yerini başka bir görüntünün aldığı bir çağda yaşıyoruz.

Tam da Ayvalık’ta festival devam ederken müzik dünyasında yaşanan Macklemore–Ed Sheeran meselesi bu soruyu yeniden önüme getirdi. Roger Waters’ın yıllardır kullandığı “tarihin doğru tarafında olmak” söylemi de yeniden karşımıza geliyor.

Bir sanatçı yalnızca şarkı söylediğinde mi sanatçıdır? Bir yönetmen yalnızca film çektiğinde mi? Sanatın dünyaya karşı bir sorumluluğu var mı? Belki herkesin bu soruya vereceği cevap farklı. Ama Ayvalık’ta izlediğim filmler bana sanatın dünyadan uzak durarak değil, dünyaya bakarak da var olabileceğini hatırlattı.

Belki sinemanın hala en önemli güçlerinden biri bu: Bize ne düşüneceğimizi söylemek değil, görmezden gelmeyi seçtiğimiz şeylere bakmaya zorlamak. Kimin hikayesini dinlediğimizi, kimi görmediğimizi ve bütün bu hikayelerin içinde kendimizi nerede konumlandırdığımızı düşünmek. Ayvalık’ın bu yılki seçkisinde beni en fazla etkileyen damar buydu.

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut… - Resim : 7

Yaşamaya Mecbursun!

Bu yıl festivalin müzik tarafının en güzel anlarından biri ise kuşkusuz Bulutsuzluk Özlemi konseriydi. Bir gün önce Caner Kaya’nın grubun hikayesini anlatan Yaşamaya Mecbursun! belgeseli izlendi ertesi gün Bulutsuzluk Özlemi Pür Cunda’da sahneye çıktı.

Bazı grupların şarkıları eskimez. Çünkü o şarkılar bir dönemi anlatırken farkında olmadan sonraki dönemleri de anlatmaya devam eder. Bulutsuzluk Özlemi tam olarak böyle bir grup. Ve hep genç.

Konserin gerçekleştiği Pür Cunda’ya ayrıca parantez açmak gerekiyor.

Cunda’da böylesine kapsamlı ve uluslararası standartlarda bir kayıt alanının kurulmuş olması, Ayvalık’ın artık yalnızca sanatçıların ilham almak için geldiği bir yer olmadığını gösteriyor. Burası aynı zamanda müziğin üretildiği, kaydedildiği, yeni işlerin ortaya çıktığı bir alan.

Üstelik bunun çok güzel bir örneği de var: Duman’ın Pür Cunda Live Sessions kaydı burada gerçekleşti. Yedi şarkılık bu canlı kayıt, Cunda’nın ortasında kurulan bu yaratıcı alanın yalnızca teknik olarak güçlü bir stüdyo değil, müziğin hafızasının da yazıldığı bir yer olduğunu gösteriyor.

Çünkü Ayvalık’ın kültür sanatla ilişkisi yalnızca “sanatçıların yazın geldiği güzel Ege kasabası” cümlesinden çok daha ileride. Burada artık sanat yalnızca tüketilmiyor. Üretiliyor da.

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut… - Resim : 8

Teoman Madra’dan Bugüne

Ayvalık’ın sanat tarihinin izlerini sürmeye başladığınızda karşınıza yalnızca bugünün isimleri çıkmıyor. Mübadele öncesinin Fotis Kontoglou ve Ilias Venezis’inden Fikret Muallâ’ya, Fuat Mensi Dileksiz’den Orhan Peker’e uzanan uzun bir kültür-sanat belleği var. Farklı dönemlerden sanatçıların bıraktığı izlerle bugün hala yaşamaya devam ediyor.

Festival sırasında ziyarete açılan Teoman Madra’nın 1960-1980 yılları arasındaki üretimlerinden seçilmiş eserlerin yer aldığı sergi bana bunu yeniden hatırlattı. Ege'nin köklü kültür mirasını küresel sanat dinamikleriyle buluşturan sergi 30 Eylül’e kadar Orhan Peker Sanat Galerisi’nde ziyaret edilebiliyor.

Dolayısıyla bugün sokaklarında bir film festivalinin dolaşması, eski bir sinemanın yeniden açılması, bir galeride sergi yapılması, Cunda’da uluslararası standartlarda bir kayıt stüdyosunun kurulması tesadüf değil.

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut… - Resim : 9

Bir Festivalden Geriye Ne Kalır?

Hafta boyunca birçok film izliyorsunuz. Bir salondan çıkıp diğerine yetişiyorsunuz. Bir filmi çok seviyorsunuz, diğerinin üzerine saatlerce konuşuyorsunuz. Yıllardır görmediğiniz biriyle karşılaşıyorsunuz. Bir gece konserde bağıra bağıra şarkı söylüyor, ertesi sabah dünyanın başka bir köşesindeki savaşı anlatan bir filmin karşısında gözyaşlarına boğuluyorsunuz.

Sonra festival bitiyor. Ayvalık’ın sokakları yeniden kendi ritmine dönüyor. Siz de bavulunuzu topluyorsunuz. Ama insan bazı festivallerden yalnızca izlediği filmlerle dönmüyor.

Bu yıl benim bavulumda bir tavuğun özgürlük arayışı, Kosova işgalinin gölgesinde bir genç kızın bağıra çağıra söylediği Skunk Anansie şarkısı, Pegah’ın umudunu hep başka baharlara taşıyan İran’ı, Almodóvar’ın rengarenk dünyası, Bulutsuzluk Özlemi’nin eskimeyen şarkıları, Teoman Madra’nın Ayvalık’ın hafızasını geleceğ taşıyan fotoğrafları da vardı…

Bir de şu soru: Dünya bu kadar hızlı ve bu kadar sert değişirken sanat ne yapabilir?

Belki hiçbir şeyi tek başına değiştiremez. Ama bize unutmamamız gerekenleri hatırlatabilir. Bir başkasının hikayesine birkaç saatliğine de olsa bakmaya itebilir. Ve bazen, karanlık bir salondan çıktığımızda, dünyaya girdiğimizden biraz farklı bakmamızı sağlayabilir. Beşinci yılında Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin bana bıraktığı şey tam olarak buydu. Bir şehir, onlarca hikaye ve eve dönerken insanın yanında taşıdığı o küçük ama inatçı umut.

Almodóvar’ın dünyası, Pegah’ın İran’ı, Dua’nın Kosovası, Bulutsuzluk’un şarkıları, Madra’nın Ayvalık’ı ve Cebimizdeki Küçük İnatçı Umut… - Resim : 10