Edirne benim için sadece bir şehir değil. Yaklaşık 20 yıl önce üniversiteye ilk adım attığım, bugünkü hayatımın, dostluklarımın ve mesleki yolculuğumun temelini attığım yer. Bir yanı geçmişe yaslanan, diğer yanı yüzünü hep batıya dönen bir şehir. Osmanlı’dan kalan ihtişamı, Meriç’in o dinginliği, Karaağaç’ın melankolisi… O yüzden ilk kez düzenlenen Edirne Bienali’ni gezerken yalnızca sanat eserlerine değil, kendi hafızama da baktım biraz.
İlk kez düzenlenen Edirne Bienali de şehrin bu ruhuyla inanılmaz bir uyum yakalamış durumda. “Köprüler” temasıyla gerçekleşen bienal, sadece sergi salonlarına sıkışan bir etkinlik değil; tüm şehrin içine yayılıyor. Tarihi yapılar, köprüler, eski gar binaları, çarşılar… Eserlerle birleşince Edirne bambaşka bir atmosfere dönüşüyor.

23 ülkeden 213 sanatçının katıldığı bienalde fotoğraf, yeni medya, heykel, performans ve yapay zekâ gibi farklı disiplinlerden işler yer alıyor. Ama bienalin en etkileyici tarafı bana kalırsa eserlerin yerleştiği mekânların hafızası… 2. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi’nde gezerken zamanın içinde kayboluyorsunuz, Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı’nda taş duvarlarla işler birbirine karışıyor, Karaağaç Gar Binası’nda ise insan gerçekten başka bir ülkeye gitmeyi bekliyormuş hissine kapılıyor.
Eski lokomotiflerin içinde sergilenen işler, Viyana’dan gelen sanatçıların hasret ve yolculuk temalı üretimleri, valizlerin içine gizlenmiş hikâyeler… Bir anda insanın kendi geçmişini düşünmesine neden oluyor. Devecihan’daki çağdaş tekstil sergileri ise başka bir zaman duygusu yaratıyor. Yüzyıllar önce tüccarların konakladığı bir handa bugün çağdaş dokuma sanatını görmek gerçekten çok etkileyici.
Bayram tatili yaklaşırken İstanbul’un hemen yanı başındaki Edirne’yi bienal bahanesiyle yeniden keşfetmek için bundan daha güzel bir dönem düşünemiyorum. Bir gününü sadece sanat izleyerek değil; sokaklarında yürüyerek, köprülerden geçip gün batımını izleyerek geçirmek bile iyi geliyor insana.
Gastronomi ve Sinemanın Aynı Masada Buluştuğu Festival
Haziran’ın en güzel kaçamaklarından biri de bu kez Çeşme’de olacak gibi duruyor. 5-7 Haziran 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek Uluslararası Gastronomi Film Festivali, yalnızca yemek ya da sinema değil; hafıza, kültür ve hikâye anlatıcılığı üzerine kurulu bir deneyim gibi hissettiriyor.
Çeşme Belediyesi ev sahipliğinde Altın Yunus Hotel’de düzenlenecek festivalin en sevdiğim tarafı, gastronomiyi yalnızca “şef” merkezli değil, kültürel bir anlatı olarak ele alması oldu. Çünkü bazen bir filmi sadece izlemiyoruz; tadını, kokusunu, hafızasını da taşıyoruz.
Avrupa’da Türk Sineması Rüzgârı
Bir yandan Türkiye’de festivaller çoğalırken, diğer yandan Türk sineması Avrupa’da çok güçlü bir görünürlük yaşamaya devam ediyor. Hollanda’da gerçekleşecek 11. Kırmızı Lale Film Festivali de bunun en güzel örneklerinden biri. Amsterdam’dan Rotterdam’a uzanan festival rotası, yıllardır Türk sinemasının Avrupa’daki en önemli temsil alanlarından biri haline geldi. Festival, 29 Mayıs – 7 Haziran tarihleri arasında Hollanda’da sinemaseverlerle buluşacak.
Berlin’de ödül alan yapımlardan Avrupa prömiyerlerini yapacak filmlere kadar geniş bir seçki var. Ama benim en sevdiğim tarafı şu: Başka bir ülkede, başka bir salonda Türkçe bir filmin jeneriği akarken o ortak hissin oluşması. İnsan bazen sinemanın gerçekten sınır tanımadığına böyle anlarda inanıyor.
Ye İçin Geri Sayım
Şimdi ise İstanbul dev prodüksiyonlu başka bir geceye hazırlanıyor. Ye, 30 Mayıs 2026 günü İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda sahne almaya hazırlanıyor. Şehirde şimdiden ciddi bir heyecan oluşmuş durumda. Konserin yalnızca bir müzik etkinliği değil, dev bir görsel deneyime dönüşeceği konuşuluyor.
Özellikle sahne tasarımında kullanılacağı söylenen küresel sistem, Ye’nin son yıllarda kullandığı dünya/küre estetiğini gerçekten çağrıştırıyor. Eğer planlanan prodüksiyon gerçekleşirse İstanbul uzun zamandır görmediği ölçekte bir hip-hop şovuna tanıklık edebilir. Bir de işin içine Travis Scott ihtimali girince beklenti iyice yükseliyor tabii.
Alice Cooper: Rock Tarihine Canlı Tanıklık
Alice Cooper’ı yıllar önce canlı izlediğimde şunu düşünmüştüm: Bazı insanlar konser vermiyor, sahnede başka bir karaktere dönüşüyor.
13 Haziran 2026’da Life Park’ta yeniden sahneye çıkacak olması bu yüzden çok heyecan verici. Çünkü Alice Cooper konserleri sadece müzik değil; gotik mizah, tiyatro, karanlık bir rock operası gibi. “School’s Out”, “Poison”, “No More Mr. Nice Guy”… Bu şarkıları canlı duymak zaten başlı başına yeterli ama onun sahne dili hâlâ inanılmaz güçlü. Nostaljiye yaslanıp yerinde saymayan ender isimlerden biri.
Haziran’ın En Güçlü Açıkhava Gecelerinden Biri
13 Haziran 2026’da bir yandan Lifepark’ta Alice Cooper varken, Bonus Parkorman’da da Kasabian, Two Door Cinema Club ve Chezile aynı gecede sahnede olacak.
Bir dönem her festival playlist’imizin vazgeçilmezi olan Two Door Cinema Club şarkılarını canlı dinleme fikri bile insanı lise yıllarına ışınlıyor. Kasabian ise hâlâ sahneye çıktığı anda ortamın tansiyonunu değiştirebilen gruplardan.
Moby ve Kaset Çektiğimiz Günler
Ve tabii ki Moby… Bazı sanatçılar belli dönemlerin fon müziği gibi oluyor. Kasetten CD’ye geçtiğimiz o yıllarda, gece yürüyüşlerinde, otobüs camından dışarı bakarken mutlaka bir yerde Moby çalıyordu sanki.
“Play” albümünün dünyayı neden değiştirdiğini bugün tekrar dinleyince daha iyi anlıyorum. Elektronik müziğin sadece dans etmek değil, hissetmek için de var olabileceğini öğreten insanlardan biriydi. 29 Haziran 2026’daki İstanbul konseri biraz da o eski duygularla yeniden karşılaşma gecesi olacak gibi geliyor bana.
Kısacası Haziran ayı biraz geçmişe dönüyoruz hissi yaratıyor bende. Ama güzel tarafı şu: Yıllar geçiyor, şehirler değişiyor, insanlar dağılıyor… Yine de bir şarkı başladığında ya da bir filmin ışıkları söndüğünde her şey bir anda yerli yerine oturabiliyor.