Baharın en güçlü habercilerinden İstanbul Film Festivali, 45. yılında bir kez daha şehri sinemanın ritmine teslim etti. Festival, Isabel Coixet imzalı Three Goodbyes / Üç Veda ile açıldı; program ise 19 Nisan’a kadar İstanbul’u dünyanın farklı köşelerinden hikâyelerle buluşturmaya devam edecek.

Açılış filmi Three Goodbyes, hayatın anlamına büyük cümlelerle değil, küçük anların içinden bakıyor. Tam da bu yüzden festivalin ruhuna yakışan bir başlangıç hissi yaratıyor: gösterişsiz ama derin, sade ama kolayca akıldan çıkmayacak bir tonda. Festival bu yıl da yalnızca yeni filmleri değil, dünyaya yeniden bakma biçimlerini de beraberinde getiriyor.
Bu yıl Altın Lale Yarışması da oldukça güçlü görünüyor. Yarışmada Rose, Tavuk, Kuru Taşın Başı ve Bir Arada Yalnız gibi filmler dikkat çekiyor. Ama asıl heyecan verici alan yine her zamanki gibi keşif duygusunu diri tutan bölümler.
Benim için bu keşif hissinin en yoğun yaşandığı yer ise Yeni Bakışlar. Annemin Solgun Çiçekleri, Süt Çiftliği, Lo-Fi, Sultana ve Annem Hakkında, yeni seslerin ve farklı anlatı arayışlarının izini sürmek isteyenler için festivalin en merak uyandıran durakları arasında. Kısa film tarafında da Gece Mesaisi ile Mavi, Devrim ve VHS Kasetler öne çıkan yapımlar arasında yer alıyor.
Galalarda ise daha geniş bir yankı uyandıracak filmler var. Steven Soderbergh’in yeni filmi The Christophers ve Olivier Assayas imzalı, politik gerilim hattında ilerleyen The Wizard of the Kremlin / Kremlin’in Büyücüsü, festivalin öne çıkan başlıkları arasında. Belgesel seçkisinde ise Caner Kaya’nın Yaşamaya Mecbursun! filmi dikkat çekiyor.
ADI GİBİ ZAMANSIZ
Ama İstanbul’da bahar yalnızca sinema salonlarında yaşanmıyor. Şehir bu günlerde gerçekten katman katman açılıyor. Cem Sezgin’in “Zamansız” sergisi, 9–12 Nisan tarihleri arasında İstanbul Deniz Müzesi’nde izleyiciyle buluşuyor. 2022–2026 arasında üretilen eserlerden oluşan sergi, zamana karşı değil, zamanın içinden konuşan bir dil kuruyor. İsmi gibi: zamansız.

SEZONUN ÖNE ÇIKAN ÇAĞDAŞ DANS BULUŞMASI
Sahne sanatları tarafında ise İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin “Momentum”u, 17 Nisan akşamı Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda prömiyer yapacak. Interwoven, Unison, Kurgu ve Köçekçe: Bir Rapsodi başlıklı dört farklı koreografiyi bir araya getiren yapım, sezonun öne çıkan çağdaş dans buluşmalarından biri olmaya aday.

VALERIE JUNE BABYLON’DA
Müzik tarafında da şehir temposunu yükseltiyor. Valerie June, 11 Nisan Cumartesi gecesi Babylon sahnesinde olacak. Appalachian folk, blues ve soul arasında kendine özgü bir ses kuran sanatçı, sahnede her zaman biraz ritüel, biraz hikâye anlatıcısı gibi.
BİZ BU FİLMİ DAHA ÖNCE GÖRMÜŞTÜK
Mayıs ajandasında ise sinema ile edebiyat arasındaki bağı görünür kılan yeni bir durak var: Edebi Filmler Festivali. Sinema yazarları Hande Kara ve Onur Kırşavoğlu küratörlüğünde gerçekleşecek festival, 7–10 Mayıs tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak ve “Biz bu filmi daha önce okuduk” sloganıyla edebiyattan sinemaya uzanan yaratıcı hattı öne çıkaracak.

ŞEHRİN YENİ NESİL DURAĞI
Yazın büyük buluşmalarından biri olmaya aday etkinliklerden biri de INCORE Urban Festival. Festival, 7 Temmuz 2026’da ICC Center Open Air’de gerçekleşecek; açıklanan kadroda Wiz Khalifa, Uzi & Motive, Anıl Piyancı, Arden Child, Göktuğ Gönce ve Melis Aydemir yer alıyor. Gece yarısından sonra aynı kompleks içindeki B5 alanında devam edecek “after hours” akışıyla festival, tek gecede iki ayrı ritim öneriyor.

DİRENİŞ VE ADALET TEMALI FİLMLER
Bir başka dikkat çekici başlık da Zeytinburnu Belediyesi’nin Direniş ve Adalet Kısa Film Senaryo Yarışması. Toplumsal hafızayı sinema üzerinden yeniden düşünmeye açan bu tür girişimler, özellikle genç sinemacılar için alan yaratması bakımından ayrıca kıymet taşıyor.
YEŞİLÇAM ÖYKÜ SİNEMASI
Ve bütün bu akışın arasında, sinemanın hafızasına dönüp bakmak isteyenler için bir kitap notu: Yeşilçam Öykü Sineması. Türkiye’de popüler sinemanın altın yılları kabul edilen 1960’ları merkeze alan çalışma; yalnızca bir dönem anlatısı sunmuyor, aynı zamanda Yeşilçam’ın gündelik hayatla, üretim koşullarıyla, anlatı yapılarıyla ve seyirciyle kurduğu benzersiz bağı da çok katmanlı bir bakışla ele alıyor.
Şehir şu anda tam olarak şunu söylüyor: İstanbul’da kültür tek bir sahnede yaşanmıyor. Bir yanda festival salonlarında fısıltıyla anlatılan hikayeler, bir yanda açık hava sahnelerinde büyüyen kalabalıklar, bir yanda müzelerde zamanla kurulan ilişkiler… Ve hepsinin ortasında aynı duygu duruyor: Yaşamak, her şeye rağmen, zarif bir şey olabilir.