Nihal Candan'ı Kim Öldürdü?

Ülke gündemi öyle yoğun, öyle sert ki; kültür-sanat yazmaya ne mecra kalıyor, ne de ruh hâli… Ama tam da bu yüzden belki yazmalıyız. Çünkü insanı yaşatmayan bir toplumda sanatın, estetiğin, zarafetin yeri kalmaz. Bu hafta, ülkenin ruh sağlığını derinden sarsan birkaç gelişme üst üste geldi. Bunların merkezinde ise yine insan vardı. Özellikle de kadının bedeni.

Nihal Candan… Bir dönemin “fenomen” yüzlerinden, ekranlarda bolca görmeye alıştığımız biri. Son dönemde yaşadığı cezaevi süreci ve sağlık durumu, magazin spotlarıyla değil, insanlık onuruyla konuşulmalıydı. Ama olmadı. Göz göre göre, hepimizin gözü önünde bir beden eridi, tükendi ve gitti. Anoreksiya yalnızca estetik bir “sorun” değil, toplumsal baskının, dayatmanın, değer ölçülerinin bireyde bıraktığı derin bir yara. Kadının bedeni üzerindeki tahakküm öyle sıradanlaştı ki, ekranlar bu bedenleri önce nesneleştiriyor, sonra da tüketiyor.

Hatırlayalım: “BBG Evi”yle başlayan, evlilik programlarıyla zirveye çıkan o televizyon tarihi… Reyting uğruna delirten, tüketen, intihara sürükleyen sistem. Adeta toplumun açık hava tımarhanesine dönüştüğü, herkesin herkesi izlediği ve yargıladığı bir kara delik.

Bugün gelinen noktada, yalnızca ekranlardaki kurgu hayatlar değil, gerçek insanlar da bu çarkın dişlileri arasında kayboluyor. Her gün yeni bir ölüm, yeni bir psikolojik çöküş, yeni bir skandal haberiyle uyanıyoruz. Bu bir uyanış değil; bir kabusun içindeyiz ve hâlâ gerçekliğin nerede başladığını ayırt edemiyoruz.

Bu karanlık tablonun gölgesinde, gündemimizde bir başka acı başlık: İsrail-İran hattında yükselen tansiyon, yeni bir savaşın eşiğine geldiğimizin sinyallerini veriyor. Bizler, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini kendimize rehber edinmiş bir toplumuz. Barışı sadece kendi içimizde değil, bölgemizde ve dünyada da savunmakla yükümlüyüz. Ama ne yazık ki barış kelimesi bile artık siyasetin değil, nostaljinin konusu olmuş durumda.

Haftaya daha pozitif bir gündemle başlama arzusu taşıyoruz. Ama bunun için önce yüzleşmeliyiz. Bedenimize, aklımıza, vicdanımıza sahip çıkmalıyız. Ekranlara değil, insana değer veren bir toplum hayali kurmak hâlâ elimizde.