Eylül benim için her zaman biraz yeniden başlama hissi taşır. Yazın rehaveti yavaş yavaş yerini şehrin temposuna bırakırken kültür-sanat takvimi de bir anda yoğunlaşır. Festivaller, konserler, tiyatrolar, yeni sezonlar, sinema filmleri derken İstanbul yeniden kendi ritmini bulur. Bu hafta ise rotamı önce Eskişehir’e, ardından İstanbul’un konser ve sahne dünyasına çevirdim. Sırada ise Ayvalık var.
Geçtiğimiz hafta sonu ilk kez düzenlenen Uluslararası Eskişehir Porsuk Festivali için Eskişehir’deydim. Festivalin ilk iki gününe tanıklık etmek, benim açımdan sadece yeni bir festival keşfetmek değil, bir şehrin kültür-sanatla kurduğu ilişkinin ne kadar belirleyici olabileceğini yeniden görmek anlamına geliyordu.
Çünkü Eskişehir zaten kültür-sanatla iç içe yaşayan bir şehir. Üniversitesi, genç nüfusu, tiyatro geleneği, sokakları, müzik kültürü ve yıllardır oluşmuş kent belleği sayesinde sanatın gündelik hayatın dışında tutulmadığı şehirlerden biri. Dolayısıyla Porsuk Festivali’ni de yalnızca “şehre yeni bir festival geldi” diye değerlendirmek bana biraz eksik geliyor.

Bence burada asıl önemli olan, festival fikrinin şehrin zaten var olan kültürel damarının üzerine kurulması.
Bugün “şehir festivali” dediğimizde çoğu zaman aklımıza Spotify listelerinde en üst sıralarda yer alan sanatçılar, çok konuşulan tiyatro oyunları ya da sosyal medyada görünürlüğü yüksek isimler geliyor. Oysa bir festivali gerçekten değerli kılan şey yalnızca tanınan isimleri bir araya getirmesi değil; izleyicinin karşısına daha önce karşılaşmadığı bir şeyi de çıkarabilmesi.
Porsuk Festivali’nin sevdiğim taraflarından biri tam olarak buydu.
Programın içinde müzikten tiyatroya, danstan sergiye, atölyelerden söyleşilere, çocuk etkinliklerinden uluslararası performanslara kadar farklı disiplinler yan yana duruyordu. Porsuk’un çevresindeki farklı noktaların birer sahneye dönüşmesi de festivali klasik anlamdaki “bir alana git, konserini izle, çık” formülünden uzaklaştırıyordu. Festivalin resmi programında İtalya’dan bağımsız tiyatro, İngiliz cazı, Kore geleneksel müziği, uluslararası sanat çalıştayları ve farklı ülkelerden sanatçıların katıldığı etkinlikler gibi pek çok farklı öneri yer aldı.
Ve belki de en önemlisi, festival Eskişehirliyi sadece seyirci olarak görmüyor; şehrin kendisini festivalin bir parçası haline getiriyordu.
Bence şehir festivallerinin geleceği biraz da burada.
İyi bir festival yalnızca şehre sanatçı getirmez. Şehrin sanat iştahını büyütür.
Bir insan hiç tanımadığı bir grubu dinler, daha önce adını duymadığı bir tiyatro topluluğunun oyununa girer, bir serginin önünde durur, bir atölyeye katılır ve belki de hayatında ilk kez başka bir sanat disiplinine dokunur. Kültür-sanatın dönüştürücü tarafı biraz da budur. Her şeyi zaten bildiğimiz isimlerden kurmak yerine, merak duygusunu canlı tutmak.
Eskişehir’de bu merak duygusunun karşılık bulacağı güçlü bir kolektif bilinç zaten var. Porsuk Festivali’nin bunu daha da yukarı taşıyabilecek bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum.
Üstelik festivalin Porsuk Nehri’ni yalnızca bir fon olarak değil, kentin kültürel yaşamını birbirine bağlayan bir koridor olarak ele alması da önemli. Festivalin kendi ifadesiyle amaç yalnızca birkaç günlük bir etkinlik yaratmak değil; Porsuk çevresinde sürdürülebilir bir kültür koridoru oluşturmak ve kentin yaratıcı potansiyelini güçlendirmek.
İlk yılında bile bunun izlerini görmek mümkün.
Rock’n Park ile üniversite yıllarına dönüş
Şimdi yeniden İstanbul’a dönelim.
Bu hafta sonu Life Park’ta Rock’n Park var. 12 Eylül’de Duman, Redd, IAMX ve Demir Demirkan; 13 Eylül’de ise mor ve ötesi, Miles Kane, Vega ve Koray Candemir sahnede olacak.
Bu yaz Rock’n Coke’u yeniden yaşadık. Bir kuşağın müzik hafızasında Rock’n Coke’un nasıl bir yeri olduğunu anlatmaya sanırım gerek yok. Şimdi Rock’n Park’ın yerli ağırlıklı programına bakınca bende biraz aynı heyecan, biraz da üniversite yıllarına geri dönme hissi yaratıyor.
Duman, mor ve ötesi, Vega, Koray Candemir...
Bazı gruplar sadece müzik grubunuz değildir. Bir dönemin fotoğrafıdır. Bir arkadaşlık grubudur, bir üniversite kantinidir, bir konser çıkışıdır, bir yaz gecesidir. Yıllar sonra aynı şarkıyı binlerce kişiyle birlikte söylemek de biraz bundan dolayı başka bir duygu yaratıyor.
Üstelik bu kez yabancı headliner’ların peşinden koşmak yerine yerli sahnenin güçlü isimlerini aynı festival atmosferinde dinlemek de ayrıca kıymetli.
Whitney Houston şarkıları sahneye çıkıyor
Ve sahne sanatlarında haftanın en merak ettiğim işlerinden Zorlu PSM’de başlıyor.
Whitney Houston ve Kevin Costner’ın 1992 tarihli kült filmi The Bodyguard, bu kez müzikal olarak İstanbul seyircisinin karşısında.
BKM ve Zorlu PSM iş birliğiyle Türkiye’ye gelen yapım, 11–20 Eylül arasında yalnızca 10 günlük özel bir seri olarak Turkcell Sahnesi’nde gösterilecek. Üstelik dünya turnesindeki uluslararası orijinal kadro ve prodüksiyonuyla geliyor.

“Queen of the Night”, “I Have Nothing”, “Run to You”, “I Wanna Dance with Somebody” ve elbette “I Will Always Love You” gibi şarkıların canlı orkestra eşliğinde sahneye taşınacak olması bile başlı başına cazip. Gösteri İngilizce sahnelenecek ve Türkçe üst yazı olacak.
Bazen bir müzikalin hikayesinden çok, taşıdığı müzik hafızası merak uyandırır. The Bodyguard tam da böyle bir yapım.
Bu hafta sinemada iki farklı yolculuk
Sinemada ise haftanın iki filmi birbirinden oldukça farklı duygulara açılıyor.
İlki, yıllar sonra geri dönen Aşkın Büyüsü 2.
Sandra Bullock ve Nicole Kidman’ı yeniden Owens kardeşler olarak izlediğimiz film, 28 yıl sonra serinin nostaljik dünyasına dönüyor.
Ben filmi izledim. Açıkçası devam filmlerinin çoğunda olduğu gibi ilk filmin büyüsünü birebir yakaladığını söylemek zor. Hikayenin tanıdıklığı ve nostaljisi yer yer filmin önüne geçiyor. Ama bütün bunlara rağmen seyircide hoş bir seda bırakmayı başarıyor. Belki de filmin asıl gücü burada: Büyük bir sinema keşfi vaat etmiyor ama eski bir dostla yeniden karşılaşmış hissi yaratıyor.
Bazen bir filmin bütün beklentileri karşılaması gerekmiyor. Bazı filmler sadece bizi geçmişte bıraktığımız bir duyguya götürüyor.

Bu hafta izlediğim diğer film ise Arthur Harari’nin İçimdeki Yabancı filmi.
Her dakikasından büyük bir keyif aldığım Bir Düşüşün Anatomisi sonrası Harari bu kez başka bir bedende uyanma fikrini fantastik bir maceranın ötesine taşıyor. Léa Seydoux ve Niels Schneider’ın başrollerini paylaştığı film, beden, kimlik, cinsiyet, yabancılık ve insanın kendisine dışarıdan bakabilme ihtimali üzerine daha tekinsiz bir dünya kuruyor.
David’in gizemli bir kadını takip etmesinin ardından onun bedeninde uyanmasıyla başlayan hikaye, aslında “başkasının bedeninde olmak”tan çok, kendi kimliğimizin ne kadarının bize ait olduğunu sorgulamaya başlıyor.
Ve belki de filmin en rahatsız edici tarafı şu: Kendimize ait olduğunu düşündüğümüz bedenin ve kimliğin dışına çıktığımızda geriye gerçekten ne kalıyor? İzlemesi kolay olmayan ama bellekte bir iz bırakan filmlerden.

Ayvalık zamanı
Ve elbette eylül demek biraz da Ayvalık demek.
Ayvalık Uluslararası Film Festivali 14–20 Eylül tarihleri arasında sinemaseverleri yine Ayvalık’ta buluşturacak.
Ayvalık’ın kendine has atmosferiyle sinemanın yan yana gelmesi festivali benim için her yıl ayrı bir yere koyuyor. Büyük şehirlerin yoğun festival temposundan biraz uzaklaşıp filmi, yönetmeni, oyuncuyu ve seyirciyi daha doğrudan bir ilişki içinde buluşturan festivallerin kıymeti bugün daha da artıyor.
Eylülün kültür-sanat takvimi henüz yeni başlıyor.
Porsuk’un kıyısından İstanbul’un konser alanlarına, Zorlu PSM’nin sahnesinden sinema salonlarına uzanan bu birkaç haftalık yoğunluk bize bir şeyi yeniden hatırlatıyor:
Sanatın iyi tarafı sadece karşımıza çıkması değil. Bizi yerimizden kaldırması, merak ettirmesi, bazen geçmişe götürmesi, bazen de hiç tanımadığımız bir yere bırakması.
Şehirlerin kültürle kurduğu ilişki de tam olarak burada başlıyor.
