Geçtiğimiz hafta İstanbul Modern’de, Cumhuriyet döneminin ve Türkiye modern sanat tarihinin en güçlü kadın figürlerinden Semiha Berksoy’un çok yönlü üretimlerini bir araya getiren “Tüm Renklerin Aryası” sergisini gezdim. Sergiden çıkarken hissettiğim şey çok netti: büyülenmiş olmak.
Opera, tiyatro, resim, sinema ve edebiyat arasında kurduğu benzersiz bağ, 200’ü aşkın yapıtla izleyiciye aktarılıyor. Sergi, Semiha Berksoy’la ilk kez karşılaşanlar için güçlü bir başlangıç; onu tanıyanlar içinse yeni katmanlar açan derin bir yüzleşme alanı.

Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, babasıyla mektuplaşmaları oldu. Babası, geç saatlerde eve gelmesinden, kapıları çarpmasından, çevreyi rahatsız etmesinden söz ediyor; “evin kızı” gibi davranmasını istiyor. Satır aralarında ise bambaşka bir duygu var: Kızının seçtiği yolun onu nereye götüreceğinden korkan, neredeyse yalvaran bir baba.
Semiha Berksoy’un cevabı ise sarsıcı bir açıklık taşıyor:
“Tabiatın önüne geçmek imkânsızdır, değil mi?”
Ve ardından ekliyor:
“Bende sanata, sanat hayatına, sanatkârlığa karşı büyük bir istidat ve büyük bir meyil var.”
Bu cümleleri okuduktan sonra sergideki o meşhur fotoğrafına baktığımda, çok genç yaşta kararını vermiş bir insanın bakışıyla karşılaştım. Uzaklara, kendi yoluna bakan bir bakıştı bu. “Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline gelen bir şey var; o da sanat aşkıdır” diyen Haldun Dormen’in sözleri geldi aklıma. Aynı ateş, aynı kaçınılmazlık.

Müzenin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak, küratör Deniz Pehlivaner ve asistan küratör Yazın Öztürk imzasını taşıyan sergi, kronolojik değil tematik bir kurguya sahip. Merkezdeki Kırmızı Oda, opera sahnesinden ilham alan resimler, otoportreler, çarşaf resimleri ve 1935 tarihli “Mezardan Gelen Mektup” öyküsünden beslenen bölümle sergiyi adeta yaşayan bir sahneye dönüştürüyor.
Sergide dolaşırken Semiha Berksoy’un hayatındaki büyük, ama karşılıksız kalan bir aşka da dokunuyoruz: Nâzım Hikmet. Onun şiirlerine, fikrine ve ruhuna duyduğu bu derin bağ, Berksoy’un üretimlerinde sezilen o yoğun duygu hâlinin, tutkunun ve kırılganlığın görünmez kaynaklarından biri gibi duruyor.

Müzenin koridorlarında gezerken zihnimde Ajda Pekkan’ın “O Benim Dünyam” şarkısı dönüp durdu. Bugün dimdik duran kadınların ardındaki cesaretin, vizyonun ve özgürlük bilincinin, Mustafa Kemal Atatürk’ün açtığı yolun bir sonucu olduğunu bir kez daha düşündüm.
“Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” sergisi, 6 Eylül 2026’ya kadar İstanbul Modern’de. Mutlaka görülmeli; mümkünse tekrar tekrar.
Sessiz Mektuplar Konuşuyor
Bu yoğun duyguların ardından yolum Casa Botter’e düştü. “Sevgilerle, Bedri Rahmi Eyüboğlu” sergisi, sanatçının dostları ve yol arkadaşlarıyla yazıştığı mektup zarfları üzerinden sessiz ama çok güçlü bir anlatı kuruyor.

Fikret Mualla’nın Bedri Rahmi’ye yazdığı mektup ile Nâzım Hikmet için kaleme alınan “Zindanı Taştan Oyarlar” şiirinin el yazması özellikle dikkat çekiyor. Kelimeler burada yalnızca yazı değil; bir dönemin vicdanı gibi duruyor.
Sergideki zarflar, tarihsel birer belge olmanın ötesine geçerek Bedri Rahmi’nin görsel dünyasının küçük tuvallerine dönüşüyor. Soyut ve soyutlamaya yakın kompozisyonlar; tekrar eden biçimler, otoportre siluetleri ve balık imgeleriyle birlikte, geleneksel motiflerle buluşarak sanatçının kendine özgü dilini yansıtıyor.

28 Ocak – 29 Mart tarihleri arasında ücretsiz olarak gezilebilen bu sergi, sessizliğin bile konuşabildiğini hatırlatan zarif bir durak.
İki sergi, iki ayrı mekan ama ortak bir his var: Sanat için yanmayı göze alanların cesareti.